“Çok adam kırmışım, özür dilerim….” / Ece Ayhan Çağlar

                                                                                                                                                                                   Kartalın yere inmesini bekledim

        foto1       Çok adam kırdığımı kabul edişim, Onat Kutlar’ın ölümüyle başlar. Onat öldü; birden bire düşündüm, Onat benim arkadaşım. Benim dışarıda ameliyat oluşumda çok faydası oldu. Ben tek başıma nasıl giderdim! Onat’ın ölümü çok etkiledi beni. Ben onunla yaşarken boğuşurum, ölmüşken değil. Sorun Onat’ın arkadaşım oluşuydu. Arkadaşımın yaptığını içime yediremedim. Çok sert çıktım adama. Zürih’ten “Gidi Onat Kutlar” diye mektup yolladım. Ona sahip çıkanlara da çok sert çıktım. Cevap Çapan, Önay Sezer, Can Yücel ve karısı bana, iadeli-taahhütlü ve ortak imzalı mektup yolladılar. “Sen kara çalıyorsun” diye. Zürih’te aldım mektubu irkildim. Cevap olarak “dedikleriniz doğrudur” diye iki satırla karşılık verdim. Ferit Edgü’ye “senin namusunu çarçafa dolar, dörde katlarım” dedim, “bana öyle namuslu gözükme” dedim. Önay Sözer’e, “derin puşt” dedim. Leyla Erbil bana tokat attı. “Mahkemeye ver!” diye bağırdı. Türkiye’de adliye var mı? Nasıl mahkemeye vereceğim? Günlerce aradım onu, kartalın yere inmesini bekledim. Stella’yı bile bu yüzden kırdım. Bu olayda Jak Kamhi bile yer aldı biliyor musunuz? (Jak Kamhi’nin Türkçesi Yusuf Çiftçi’dir.) Stella arkadaşı Kamhi’ye sahip çıktı. Ona srdum, “bu işi gayri şahsi mi yapıyorsun, yoksa duygularınla mı?” diye, “ben Kamhi’yi insan saymam” dedim. O da, “ben de seni” gibilerinden bir şeyler söyledi. Üzerine yürüdüm, “hadi hodri meydan” dedim, “polis çağır” dedim. Yapılmaması gereken şeyler yapıyordum. Tıpkı Tektaş Ağaoğlu olayında olduğu gibi. Tektaş, “şairler imtiyazlıdır” dedi. İlhan Berk filan da vardı yanımızda. İtiraz ettim. Dayatınca, “senin baban hırsız, büyükbaban da hırsızdır” dedim. Şimdi düşünüyorum da Asım Bezirci, Rauf Mutluay hepsi kendine göre iyi insanlar. Kötülükleri varsa da kendilerine. Şimdi önüme çıksalar özür dilerim.Sivil itaatsizliğin de bir sınırı varmış, bunu öğrendim. İnsan kendine yeniden bakmak zorunda. Her insan her an yer değiştirebilir.   
           Zürih’te bir Alkolik Necla vardı. Kapının ardında yaşayan kadınlardan. Bunlar hayata göz deliğinden bakarlar. Hatta kapının ardına sandalye çekerler. Bana Atatürk’ün cinsel hayatını sormuştu. “Normaldir” dedim, adam kadınını bulamamış. Adam karısından Bakanlar Kurulu kararıyla boşanıyor, daha Medeni Kanun yürürlüğe girmemiş. İkinci defa Zürih’e gidişimde bu Necla bana bu defa genç erkeklerle yaşayan Safiye Ayla’nın cinsel hayatını sordu. Buna da “normaldir” dedim. Erkeğin parası olunca, yaşlı da olsa genç kadın tutabilir. Eğer kadının parası varsa, neden kendine genç erkek tutmasın! O zaman Necla bana kızmıştı, “sen de her şeye normaldir diyorsun” diyerek…  
          İnsan türünün temel maddesini sağlayan kadındır. Erkek fazladan bir varlıktır. Ondan sanatla falan uğraşıyorlar. Halbuki bilmiyorlar: Cibiliyetin cinsi olmaz.

                 Bizde delileri odunla döverler

                Bizde delileri çok sömürüyorlar. Güya Osmanlı’da akıl hastalarını müzikle tedavi ederlermiş. Bazı makamlar bazı hastalıklara iyi gelirmiş. Yalan, bizde delileri odunla döverler. Muzaffer Buyrukçu ile Orhan Kemal anlatmıştı. Küçükpazar ile Süleymaniye arasında bir şifahanede içerlerken, delilerin kapatıldığı mahzene soğutmak için rakı şişesi saklarlarmış. Anlayın.              
            
foto2
Tecavüz hiç ummadığın zamanlarda, hiç ummadığın kişilerden gelir. Bir operada var, nöbetçi subay, idam edilecek adamın sevgilisine, “bana bir kere verirsen, erkeğini asmam” der. Kadın da ne yapsın, verir. Halbuki adam çoktan idam edilmiştir. Doktorlar da hastalarını kullanır. Nilgün Marmara’yı Dr. M. Ö. düzmek istemişti. Muayenehanesinden soluk soluğa geldiği Cennetbahçesi’nde anlattı. Uydurmuş olamaz. Ama Tezer Özlü yazdı. Prof. S. Ö., Tezer’e “benimki beton gibi” demiş. “Çocukluğumun Soğuk Geceleri”nde vardır. Biz bu Prof’a, Münir Özkul ile Hıyar S. adını takmıştık. Delileri çok sömürüyorlar vesselam.

                    Düz halkı çok seviyorum

                Düz halkı çok seviyorum. Onlardan insana ciddi zarar gelmez. En son başımdaki kanserli uru alırlarken, hastane koğuşunda buluştum onlarla. Halime acıyıp, yemek tablamı getirip götürdüler. Ezan okunurken doğruluyorlar ve sessiz kesiliyorlar. Hatta biri beni “Şşşt!” diye uyardı. Sonra onların hiç canları sıkılmıyor. Öyle konuşmadan, bir şey de yapmadan saatlerce oturabiliyorlar. Burada bir börekçi var. Her şeye zam geldiği hâlde o zam yapmayınca tuhafıma gitti; sordum: elindeki malı zamdan önce aldığını, o yüzden fiyatını arttırmadığını söyledi. Düz halkı işte bu yüzden seviyorum.

                    Zıplamayan İngilizdir!

                Yurttaşlık duygusu bizde gelişmedi. Ne anne ne baba ne okulda eğitilmedik. İsviçre galibiyetine korna çalmayan adamın üstüne yürüyen stadyum kalabalığınınki başka bir şey, o devlet kışkırtması. Arjantin devlet başkanı, Falkland Savaşı sırasında meydanda konuşma yaparken, “zıplamayan İngilizdir” diye bağırmışlardır. O kalabalıkta bacaklarından sakat iri olduğunuzu düşünün.

foto3

                  Sahici bir adam

                Cihat Burak, “muhit yapmak gibi bir kaygım hiç olmadı” derdi. Onu çok özlüyorum. Onun için sahicilik bir yaşam tarzıydı. Bir gün Fenerbahçe’deki evine beni yemeğe çağırdı. Yemek olarak sorada elma ve haşlanmış yumurta vardı. Bu kadar sahici bir addam. Bu adamda ufak tefek yalan bile yok.

                        Papirüs’ün vergi mükellefi

                    Cemal Süreya da hiç kimsenin gitmediği kahvelere giderdi. Herkes Sabahattin Eyüboğlu’nun evine giderken, Cemal bir gün olsun gitmedi. Sonra onun 500 liraya mı ihtiyacı var, 500 liralık çalışırdı, 501 liralık değil. O, Papirüs’ü çıkarıncaya kadar vergi mükellefi değildi.            
            Cemal Süreya, Haydarpaşa Lisesi’nde yatılı okudu. Yaz oldu mu bütün çocuklar evine, memleketine giderken, Cemal o koskoca binada yapayalnız kalırdı. Cemal, arkadaşlarına masa altından para verirdi, eve giderken taksi tutsun, kadın arkadaşının yanında mahcup olmasın diye. Kadıköy’e geçerken, dostlarına vapur jetonu ikram ederdi. Hep böyle incelikleri olan adamdı. Turgut Uyar da temel şeylerini hiç bozmadı. Bence Turgut’tan en çok etkilenen Bilge Karasu olmuştur. Aslında karşılıklı tabii. Ankara’da komşuydular. Belki de Bilge gizli gizli aşıktı. Turgut düzyazıdan hiç korkmadı. Yani kendi yolunda gitti. Bana sordular, “Bilge Karasu’yu niçin anmıyorsun” diye. Gerçekten hiçbir yazımda adı geçmez. Yıllar oldu, Karasu Ankara’dan gelmiş, A takımı olarak ziyaretine gittik. Yolda bana “ele aldığın Kınar Hanım, Denizkızı Eftalya, kantolar v.s gibi şeylerin zaten kendi kendine renkleri var” dedi. Ben de kırıldım tabii.
              foto5Bilge, aslında bir üçlüden gelir. Özcan Ergüder, Feyyaz Kayacan ve Bilge Karasu Anglosakson kültüründen gelirler. Biz onlardan çok şey umduk, ummuşuz. Bilge Ankara’da kaldı, -Mavi Kent diyor Ankara’ya-, tam arınmaya girdi. Çok uzak göndermeler yaptı.            
             Turgut ile Edip’in genç şairler üzerinde büyük etkisi olmuştur. Daha çok da Edip’in. Şimdi şimdi Cemal’i de sevmeye başladılar. Bilmiyorlar da ondan.

                      Altı yaşında Zaza “müteferrika”da

                Cemal Süreya üvey annelerin nasıl kemik kırdığını bilir. Üvey annesi, İnegöl’de, kız kardeşini saçlarından tutup, kuyuya sarkıtırmış. O 6 yaşında müteferrika’ya giriyor, Erzincan’dan sürgün Zaza ailesiyle birlikte. Ama şiirde hiç trajediye girmedi, kaçındı. Gördüğü, bildiği halde şiirine trajediyi hiç sokmadı.

                  Köprüaltında üç Mülkiyeli

                Üç Mülkiyeli, 12 martta, köprüaltındaki Erzurum çayevinde (ruhsatı Ümmühan Gülsüm adınaydı): Cemal Süreya, Sezai Karakoç ve Doğan Yel. Üçü de işsiz ve parasız. O gün aralarında kararlaştırdılar, burada yeniden biraraya geldiklerinde, kim önce işe girerse ilk maaşını alıp elecek, diye. İlk önce Doğan Yel iş buldu, Koç Holding’te. Cemal ile Sezai üç gün bekliyor, adam gelmiyor. Vay canına insan ne tuhaf değil mi?

                “Faytonla uçmuşuz”

                İkinci Yeni’nin babası Sezai Karakoç’tur. Sonra Cemal Süreya gelir. İkinci Yeni için “bu bir Mülkiye hareketidir” derdi. Cemal bir kuyruklu yıldız gibi sevildi. Ama Maviler ve TKP şemsiyesi altında toplananlar aleyhinde konuşmaya başladılar. Çünkü sanat onlardan soruluyor. Aynı dışlamayla ben de karşı karşıyaydım. 1956 yılıydı, sivrilişim bu yılda oldu. O yıla kadar şiirlerimi hiç basmadılar. İkinci Yeni’ye karşı “yeni formlara ihtiyaç yoktur” dediler, “Faytonla uçmuşuz”, “Hamza son şarkıyı 40’a bölmüştü”. Böyle dışlamalar çok. Nahid Sırrı Örik sırf eşcinsel diye horlanıyordu. Bir de savaş boyunca babasıyla 9 yıl yurtdışında yaşamış diye.

                “Bu dünyada şiirden başka bir şey yok”

                1957 şubatında A Dergisi’ne katıldım. Mina Urgan’ın keşfi Akşit Göktürk, Ülkü Tamer, Kemal Özer, Edip Cansever, Erdal Öz, Hilmi Yavuz, Ferit Öngören, Adnan Özyalçıner, Demir Özlü, Onat Kutlar, Önay Sözer, Özcan Başar (Kürşat’ın amcası), Ergin Ertem, Ergin Günçe (Çatladıkapılı), Yusuf Atılgan hepsi orada. Fatih’te bir kahvede toplanılırdı. Akşit Göktürk bambaşka, okuyucu yönünden sanat eseri ve sanatçı teması üzerinde derinleşti. Hiçkimsenin bakmadığı bir pencereden baktı. Edip Cansever, “bu dünyada şiiren başka bir şey yok” derdi. Onları çok seviyorum. Çok özlüyorum. Çünkü hayatları boyunca şiirde kaldılar. Edip gibi Turgut Uyar’da “bu dünyada şiirden başka bir şey yok” derdi. Belki de Edip’in şiire hiç girmemesi gerekirdi. Kapalıçarşı’da dört tane dükkanı vardı. Babası büyük bir Masondu. Meyhaneden çıkıp arabaya biner, Bebek’te oteline giderdi. Ama şiire girdi ve şiirde kaldı. Edip Cansever’i en çok seven şarkıcı Muazzez Abacı’dır bilir misiniz?   

              İnsan nasılsa herkes öyledir

           Turgut Uyar güzel bir adamdı. Edip de öyleydi. Cemal ile ben gençlikte yakışıklıydık. Sonra kadınlar Cemal’i çok severlerdi, ama profilden. Cemal de güzele yakından ve her cepheden bakardı.
           Bir gün Edip bana, Fenerbahçe’deki yazlık evinde “dikkat et” dedi, “sıra sana geliyor”. Bir kız bütün İkinci Yeni’yi dolaşıyordu.     
           foto4Çevirmen Galip Üstün ile Gazeteciler Cemiyeti’nde buluştuk. Cemal Süreya’da var. Meydan Larousse’un ikinci çıkışı. “İş arıyorum” dedim. Galip, “Ben de iş arıyorum” diye karşılık verdi. Cemal bozuldu tabii. İşi var, evi var, her şeyi tıkırında v.s diye. “Simurg İbo” da Ankara’da öğrenciyken, zor durumdaymış. Bir arkadaşı ondan para istemiş, “benden istemeyesin diye senden borç para istiyorum” demiş. Onun gibi bir şey. İnsan ne tuha değil mi? “İnsan nasılsa herkes öyledir”, bunu bana Cemal söylemişti. Marx’tan mı okumuş, şimdi hatırlamıyorum.

              
                 Çok ayı ürküttüm

         Köylü kentten köyüne dönüyor, yalnız ve ansızın karşısına bir ayı çıkıyor. Kaçış yok. Köylü çırılçıplak soyunuyor. Ayı anadandoğma adamı görünce ters geri kaçıyor. Ben de böyle yaptım, çok ayı ürkütüp kaçırttım.

                                

Express (Sahibinin Sesi Değil, Kendi Sesi), 20 Mayıs 1995, Yıl:2, Sayı:69
Ayrıca, diğer Ece Ayhan ilgilerine EVV3L.org ve EVV3L.org Ece Ayhan İndeksi’nden (http://bit.ly/eceindeks adresinden) ulaşabilirsiniz.

 

1995 yılının Mayıs ayında Express Dergisi’nde yayımlanan Ümit BayazoğluEce Ayhan görüşme notlarının tamamına, orjinal biçimleriyle birlikte şu adresten ulaşabilirsiniz:  Express Görüşme Notları 
Kapak

 

                                                                                                                                                                                   Kartalın yere inmesini bekledim

        foto1       Çok adam kırdığımı kabul edişim, Onat Kutlar’ın ölümüyle başlar. Onat öldü; birden bire düşündüm, Onat benim arkadaşım. Benim dışarıda ameliyat oluşumda çok faydası oldu. Ben tek başıma nasıl giderdim! Onat’ın ölümü çok etkiledi beni. Ben onunla yaşarken boğuşurum, ölmüşken değil. Sorun Onat’ın arkadaşım oluşuydu. Arkadaşımın yaptığını içime yediremedim. Çok sert çıktım adama. Zürih’ten “Gidi Onat Kutlar” diye mektup yolladım. Ona sahip çıkanlara da çok sert çıktım. Cevap Çapan, Önay Sezer, Can Yücel ve karısı bana, iadeli-taahhütlü ve ortak imzalı mektup yolladılar. “Sen kara çalıyorsun” diye. Zürih’te aldım mektubu irkildim. Cevap olarak “dedikleriniz doğrudur” diye iki satırla karşılık verdim. Ferit Edgü’ye “senin namusunu çarçafa dolar, dörde katlarım” dedim, “bana öyle namuslu gözükme” dedim. Önay Sözer’e, “derin puşt” dedim. Leyla Erbil bana tokat attı. “Mahkemeye ver!” diye bağırdı. Türkiye’de adliye var mı? Nasıl mahkemeye vereceğim? Günlerce aradım onu, kartalın yere inmesini bekledim. Stella’yı bile bu yüzden kırdım. Bu olayda Jak Kamhi bile yer aldı biliyor musunuz? (Jak Kamhi’nin Türkçesi Yusuf Çiftçi’dir.) Stella arkadaşı Kamhi’ye sahip çıktı. Ona srdum, “bu işi gayri şahsi mi yapıyorsun, yoksa duygularınla mı?” diye, “ben Kamhi’yi insan saymam” dedim. O da, “ben de seni” gibilerinden bir şeyler söyledi. Üzerine yürüdüm, “hadi hodri meydan” dedim, “polis çağır” dedim. Yapılmaması gereken şeyler yapıyordum. Tıpkı Tektaş Ağaoğlu olayında olduğu gibi. Tektaş, “şairler imtiyazlıdır” dedi. İlhan Berk filan da vardı yanımızda. İtiraz ettim. Dayatınca, “senin baban hırsız, büyükbaban da hırsızdır” dedim. Şimdi düşünüyorum da Asım Bezirci, Rauf Mutluay hepsi kendine göre iyi insanlar. Kötülükleri varsa da kendilerine. Şimdi önüme çıksalar özür dilerim.Sivil itaatsizliğin de bir sınırı varmış, bunu öğrendim. İnsan kendine yeniden bakmak zorunda. Her insan her an yer değiştirebilir.   
           Zürih’te bir Alkolik Necla vardı. Kapının ardında yaşayan kadınlardan. Bunlar hayata göz deliğinden bakarlar. Hatta kapının ardına sandalye çekerler. Bana Atatürk’ün cinsel hayatını sormuştu. “Normaldir” dedim, adam kadınını bulamamış. Adam karısından Bakanlar Kurulu kararıyla boşanıyor, daha Medeni Kanun yürürlüğe girmemiş. İkinci defa Zürih’e gidişimde bu Necla bana bu defa genç erkeklerle yaşayan Safiye Ayla’nın cinsel hayatını sordu. Buna da “normaldir” dedim. Erkeğin parası olunca, yaşlı da olsa genç kadın tutabilir. Eğer kadının parası varsa, neden kendine genç erkek tutmasın! O zaman Necla bana kızmıştı, “sen de her şeye normaldir diyorsun” diyerek…  
          İnsan türünün temel maddesini sağlayan kadındır. Erkek fazladan bir varlıktır. Ondan sanatla falan uğraşıyorlar. Halbuki bilmiyorlar: Cibiliyetin cinsi olmaz.

                 Bizde delileri odunla döverler

                Bizde delileri çok sömürüyorlar. Güya Osmanlı’da akıl hastalarını müzikle tedavi ederlermiş. Bazı makamlar bazı hastalıklara iyi gelirmiş. Yalan, bizde delileri odunla döverler. Muzaffer Buyrukçu ile Orhan Kemal anlatmıştı. Küçükpazar ile Süleymaniye arasında bir şifahanede içerlerken, delilerin kapatıldığı mahzene soğutmak için rakı şişesi saklarlarmış. Anlayın.              
            
foto2
Tecavüz hiç ummadığın zamanlarda, hiç ummadığın kişilerden gelir. Bir operada var, nöbetçi subay, idam edilecek adamın sevgilisine, “bana bir kere verirsen, erkeğini asmam” der. Kadın da ne yapsın, verir. Halbuki adam çoktan idam edilmiştir. Doktorlar da hastalarını kullanır. Nilgün Marmara’yı Dr. M. Ö. düzmek istemişti. Muayenehanesinden soluk soluğa geldiği Cennetbahçesi’nde anlattı. Uydurmuş olamaz. Ama Tezer Özlü yazdı. Prof. S. Ö., Tezer’e “benimki beton gibi” demiş. “Çocukluğumun Soğuk Geceleri”nde vardır. Biz bu Prof’a, Münir Özkul ile Hıyar S. adını takmıştık. Delileri çok sömürüyorlar vesselam.

                    Düz halkı çok seviyorum

                Düz halkı çok seviyorum. Onlardan insana ciddi zarar gelmez. En son başımdaki kanserli uru alırlarken, hastane koğuşunda buluştum onlarla. Halime acıyıp, yemek tablamı getirip götürdüler. Ezan okunurken doğruluyorlar ve sessiz kesiliyorlar. Hatta biri beni “Şşşt!” diye uyardı. Sonra onların hiç canları sıkılmıyor. Öyle konuşmadan, bir şey de yapmadan saatlerce oturabiliyorlar. Burada bir börekçi var. Her şeye zam geldiği hâlde o zam yapmayınca tuhafıma gitti; sordum: elindeki malı zamdan önce aldığını, o yüzden fiyatını arttırmadığını söyledi. Düz halkı işte bu yüzden seviyorum.

                    Zıplamayan İngilizdir!

                Yurttaşlık duygusu bizde gelişmedi. Ne anne ne baba ne okulda eğitilmedik. İsviçre galibiyetine korna çalmayan adamın üstüne yürüyen stadyum kalabalığınınki başka bir şey, o devlet kışkırtması. Arjantin devlet başkanı, Falkland Savaşı sırasında meydanda konuşma yaparken, “zıplamayan İngilizdir” diye bağırmışlardır. O kalabalıkta bacaklarından sakat iri olduğunuzu düşünün.

foto3

                  Sahici bir adam

                Cihat Burak, “muhit yapmak gibi bir kaygım hiç olmadı” derdi. Onu çok özlüyorum. Onun için sahicilik bir yaşam tarzıydı. Bir gün Fenerbahçe’deki evine beni yemeğe çağırdı. Yemek olarak sorada elma ve haşlanmış yumurta vardı. Bu kadar sahici bir addam. Bu adamda ufak tefek yalan bile yok.

                        Papirüs’ün vergi mükellefi

                    Cemal Süreya da hiç kimsenin gitmediği kahvelere giderdi. Herkes Sabahattin Eyüboğlu’nun evine giderken, Cemal bir gün olsun gitmedi. Sonra onun 500 liraya mı ihtiyacı var, 500 liralık çalışırdı, 501 liralık değil. O, Papirüs’ü çıkarıncaya kadar vergi mükellefi değildi.            
            Cemal Süreya, Haydarpaşa Lisesi’nde yatılı okudu. Yaz oldu mu bütün çocuklar evine, memleketine giderken, Cemal o koskoca binada yapayalnız kalırdı. Cemal, arkadaşlarına masa altından para verirdi, eve giderken taksi tutsun, kadın arkadaşının yanında mahcup olmasın diye. Kadıköy’e geçerken, dostlarına vapur jetonu ikram ederdi. Hep böyle incelikleri olan adamdı. Turgut Uyar da temel şeylerini hiç bozmadı. Bence Turgut’tan en çok etkilenen Bilge Karasu olmuştur. Aslında karşılıklı tabii. Ankara’da komşuydular. Belki de Bilge gizli gizli aşıktı. Turgut düzyazıdan hiç korkmadı. Yani kendi yolunda gitti. Bana sordular, “Bilge Karasu’yu niçin anmıyorsun” diye. Gerçekten hiçbir yazımda adı geçmez. Yıllar oldu, Karasu Ankara’dan gelmiş, A takımı olarak ziyaretine gittik. Yolda bana “ele aldığın Kınar Hanım, Denizkızı Eftalya, kantolar v.s gibi şeylerin zaten kendi kendine renkleri var” dedi. Ben de kırıldım tabii.
              foto5Bilge, aslında bir üçlüden gelir. Özcan Ergüder, Feyyaz Kayacan ve Bilge Karasu Anglosakson kültüründen gelirler. Biz onlardan çok şey umduk, ummuşuz. Bilge Ankara’da kaldı, -Mavi Kent diyor Ankara’ya-, tam arınmaya girdi. Çok uzak göndermeler yaptı.            
             Turgut ile Edip’in genç şairler üzerinde büyük etkisi olmuştur. Daha çok da Edip’in. Şimdi şimdi Cemal’i de sevmeye başladılar. Bilmiyorlar da ondan.

                      Altı yaşında Zaza “müteferrika”da

                Cemal Süreya üvey annelerin nasıl kemik kırdığını bilir. Üvey annesi, İnegöl’de, kız kardeşini saçlarından tutup, kuyuya sarkıtırmış. O 6 yaşında müteferrika’ya giriyor, Erzincan’dan sürgün Zaza ailesiyle birlikte. Ama şiirde hiç trajediye girmedi, kaçındı. Gördüğü, bildiği halde şiirine trajediyi hiç sokmadı.

                  Köprüaltında üç Mülkiyeli

                Üç Mülkiyeli, 12 martta, köprüaltındaki Erzurum çayevinde (ruhsatı Ümmühan Gülsüm adınaydı): Cemal Süreya, Sezai Karakoç ve Doğan Yel. Üçü de işsiz ve parasız. O gün aralarında kararlaştırdılar, burada yeniden biraraya geldiklerinde, kim önce işe girerse ilk maaşını alıp elecek, diye. İlk önce Doğan Yel iş buldu, Koç Holding’te. Cemal ile Sezai üç gün bekliyor, adam gelmiyor. Vay canına insan ne tuhaf değil mi?

                “Faytonla uçmuşuz”

                İkinci Yeni’nin babası Sezai Karakoç’tur. Sonra Cemal Süreya gelir. İkinci Yeni için “bu bir Mülkiye hareketidir” derdi. Cemal bir kuyruklu yıldız gibi sevildi. Ama Maviler ve TKP şemsiyesi altında toplananlar aleyhinde konuşmaya başladılar. Çünkü sanat onlardan soruluyor. Aynı dışlamayla ben de karşı karşıyaydım. 1956 yılıydı, sivrilişim bu yılda oldu. O yıla kadar şiirlerimi hiç basmadılar. İkinci Yeni’ye karşı “yeni formlara ihtiyaç yoktur” dediler, “Faytonla uçmuşuz”, “Hamza son şarkıyı 40’a bölmüştü”. Böyle dışlamalar çok. Nahid Sırrı Örik sırf eşcinsel diye horlanıyordu. Bir de savaş boyunca babasıyla 9 yıl yurtdışında yaşamış diye.

                “Bu dünyada şiirden başka bir şey yok”

                1957 şubatında A Dergisi’ne katıldım. Mina Urgan’ın keşfi Akşit Göktürk, Ülkü Tamer, Kemal Özer, Edip Cansever, Erdal Öz, Hilmi Yavuz, Ferit Öngören, Adnan Özyalçıner, Demir Özlü, Onat Kutlar, Önay Sözer, Özcan Başar (Kürşat’ın amcası), Ergin Ertem, Ergin Günçe (Çatladıkapılı), Yusuf Atılgan hepsi orada. Fatih’te bir kahvede toplanılırdı. Akşit Göktürk bambaşka, okuyucu yönünden sanat eseri ve sanatçı teması üzerinde derinleşti. Hiçkimsenin bakmadığı bir pencereden baktı. Edip Cansever, “bu dünyada şiiren başka bir şey yok” derdi. Onları çok seviyorum. Çok özlüyorum. Çünkü hayatları boyunca şiirde kaldılar. Edip gibi Turgut Uyar’da “bu dünyada şiirden başka bir şey yok” derdi. Belki de Edip’in şiire hiç girmemesi gerekirdi. Kapalıçarşı’da dört tane dükkanı vardı. Babası büyük bir Masondu. Meyhaneden çıkıp arabaya biner, Bebek’te oteline giderdi. Ama şiire girdi ve şiirde kaldı. Edip Cansever’i en çok seven şarkıcı Muazzez Abacı’dır bilir misiniz?   

              İnsan nasılsa herkes öyledir

           Turgut Uyar güzel bir adamdı. Edip de öyleydi. Cemal ile ben gençlikte yakışıklıydık. Sonra kadınlar Cemal’i çok severlerdi, ama profilden. Cemal de güzele yakından ve her cepheden bakardı.
           Bir gün Edip bana, Fenerbahçe’deki yazlık evinde “dikkat et” dedi, “sıra sana geliyor”. Bir kız bütün İkinci Yeni’yi dolaşıyordu.     
           foto4Çevirmen Galip Üstün ile Gazeteciler Cemiyeti’nde buluştuk. Cemal Süreya’da var. Meydan Larousse’un ikinci çıkışı. “İş arıyorum” dedim. Galip, “Ben de iş arıyorum” diye karşılık verdi. Cemal bozuldu tabii. İşi var, evi var, her şeyi tıkırında v.s diye. “Simurg İbo” da Ankara’da öğrenciyken, zor durumdaymış. Bir arkadaşı ondan para istemiş, “benden istemeyesin diye senden borç para istiyorum” demiş. Onun gibi bir şey. İnsan ne tuha değil mi? “İnsan nasılsa herkes öyledir”, bunu bana Cemal söylemişti. Marx’tan mı okumuş, şimdi hatırlamıyorum.

              
                 Çok ayı ürküttüm

         Köylü kentten köyüne dönüyor, yalnız ve ansızın karşısına bir ayı çıkıyor. Kaçış yok. Köylü çırılçıplak soyunuyor. Ayı anadandoğma adamı görünce ters geri kaçıyor. Ben de böyle yaptım, çok ayı ürkütüp kaçırttım.

                                

Express (Sahibinin Sesi Değil, Kendi Sesi), 20 Mayıs 1995, Yıl:2, Sayı:69
Ayrıca, diğer Ece Ayhan ilgilerine EVV3L.org ve EVV3L.org Ece Ayhan İndeksi’nden (http://bit.ly/eceindeks adresinden) ulaşabilirsiniz.

 

1995 yılının Mayıs ayında Express Dergisi’nde yayımlanan Ümit BayazoğluEce Ayhan görüşme notlarının tamamına, orjinal biçimleriyle birlikte şu adresten ulaşabilirsiniz:  Express Görüşme Notları 
Kapak