Naci Sadullah ile Nâzım Üzerine Konuşma (8 Mayıs 1974 – Oktay Bizer)

     Oktay Bizer- Nâzım Hikmet’le nasıl tanıştınız ?
     Naci Sadullah- Nâzım’ı dövmek istiyordum. Gittim de. O sıralar “Resimli Ay” dergisinde çalışıyordu…
     Oktay Bizer- Dövmeye mi? Neden?
    Naci Sadullah- Evet, 1927 mi, 28 mi ne… O yıllar henüz benim tandansım teşekkül etmiş değil, edebiyat zevkim de eski mi eski. O divan şairlerini filan seviyorum, Fuzulî, Bakî, Nef’î filan benim büyük isimlerim. Zaten kızıyorum da Nâzım’a. Çünkü, o sıralar merak edip sordumdu da bana göstere göstere “trrrum trrrum trak tiki tak”lı şiirini gösterdilerdi. Tabiî beğenmedim.
     Oktay Bizer- Son yıllarda da Nâzım’ın şairliğini yermek için çok kulanmak istediler o şiiri.
    Naci Sadullah -Neyse… Ona kızmamın asıl nedeni başka. Bir yakınım Süreyya Paşa’nın akrabasıyla evliydi. Bir üzüntümüz oluyor, o sıralarda da Nâzım’ın Süreyya Paşa’yı yerden yere vuran şiirlerini okuyorum ve bayağı tepem atıyor. Zaten dedim ya, edebiyat zevkim de eski. Üstelik biliyor musunuz bilmem, Nâzım Hikmet’in dedesi eski usul şiirler yazarmış, hattâ ünlü güfteler de var. Meselâ şu, “Neşveler var dide –mestanede” mısralı olan. Nâzım Paşa’ya torununun yazdığı şiirleri gösteriyorlar, okuyor. Küplere biniyor. Nâzım geldiğinde “bu şiirler senin mi?” deyip Nâzım’ı karşısından kovuyor. O konuya gelelim, teessürle “Resimli Ay”a gittim. Hani canına okuyacağım.

     Yazıhaneye girdim. Baktım orada oturuyor. Şöyle bir süzer süzmez hızım kesiliverdi. İntibam değişiverdi. Canayakın, efendi halli, sempatik bir adam. İnsan onunla ancak oturur bir çift lâf eder. “Efendim buyrun” dedi, anlattım. “Ben seni dövmeye geldiydim buraya” dedim. “O kadar istiyorsanız dövebilirsiniz, sonra da konuşalım” dedi Nâzım.
     “Bırakın canım dövmeyi mövmeyi” diyerek meseleyi anlattım ona. O da bana anlatı tabiî tatlı tatlı. Nâzım’ın babası bir zaman Süreyya Sineması’nın müdürüymüş. İşine titiz bir adammış. Günün birinde ağır bir hastalığa yakalanıyor. Derken efendim, Süreyya Paşa eline hesap çetelesini alıp gelmiş, ölüm döşeğindeymiş adam, “baktım hesaba kitaba, peş papel açık var” demiş, ölüm döşeğindeki adama. Buna kızıyor Nâzım ve o yüzden yazıyor şiiri.
     O günden sonra gitgide ilerledi arkadaşlığımız.
     Oktay Bizer- Bilindiğine göre, siz Nâzım Hikmet’in en yakın dostlarındandınız. Şimdiye kadar Nâzım üzerine birçok yazı, inceleme, anı, eleştiri yazıldı. Bütün bu çeşitli çalışmalara karşılık, onun hâlâ ihmal edilen bir yanı, üstünde hiç durulmamış bir özelliği ya da özellikleri var mıdır? Bunlar hangileridir?
    Naci Sadullah- Genel bir izlenimimi anlatayım… Nâzım Hikmet’in yüzünde renkler dişi, çizgiler  erkekti. Pembe beyaz bir yüz, mavi gözler. Fakat, keskin bakışlar, kendine has bir çene. Bir tarafıyla da, bazı taraflarıyla da çocuktur âdeta Nâzım. Sanki, ihtilâlci rolüne çıkmış bir çocuk.
     Enteresan bir hatıram vardır. 1935’lerde, Ankara’da garip bir tevkifat oluyor.
     Oktay Bizer- Nâzım Hikmet de tevkif mi ediliyor bu tevkifatta?
     Naci Sadullah- Hayır da, bu tevkifatın yol açtığı bazı olaylar, Nâzım’ın belli durumlarda nasıl tepki gösterdiğine işaret.
Mesele şu: Bir yedeksubay, her neredense eline bir beyanname geçirmiş. Sol bir beyanname. O sıralar bu tür eyleme önem veriliyor. Akşam yatacak, beyannameyi kendi kaputunun cebine koyacağı yerde tutup yanlışlıkla başka birininn kaputu cebine koymuş. Durum ortaya çıkmış. Birkaç kişi tevkif edilmiş. Nâzım duyuyor. Bana geldi. “Sende saklanacağım arkadaş” dedi. Dur yahu! Ne var? Ne oluyor, hele anlat bakalım! “Bu iş dönüp dolaşıp bana dokunacak arkadaş” deyip duruyor…
     Oktay Bizer- Nitekim 1938’de benzeri bir olay olmadı mı?
     Naci Sadullah- Hayır o başka. Onda da Nâzım’ın telâşı ters rol oynadı. O başka, bu başka. Bakın anlatayım…
     Önce, bırak böyle şeylerden ürkmeyi, ne ilgisi var dedimse de yatıştıramadım. İlle sende saklanacağım Hattâ, bir yolunu bulup Türkiye’den bir zaman için ayrılmak istiyor. Yatıştıramadım bir türlü. Lâf dinlemiyor.
     Hattâ gittim, o sırada nasıl yapmalı bu işi? Bazı arkadaşlar var, hatırlayabildiklerim, Musolini Ahmet, Hüsam, Dede Ahmet, Halil diye biri daha. Onlar bir motor bulacaklar da kaçacak. Bir yandan da o zamana kadar kalabileceği yeri düşünüyorum. Diyorum ki, Nâzım seni arasalar bulamasalar, ilk gelecekleri yer benim eim gene. O Yüzden hani aramıyorlar ya, ararlarsa da seni hiç bulamayacakları bir yerde kalmalısın.
     Derken aklıma emekli paşa Mahmut Nedim Bey geliyor. Mahmut Nedim Bey dediğim adamcağız, son Osmanlı vali paşalarından. Hattâ, Yemen’in son Osmanlı valisi. Adamla temasım meşhur değil. Onun hatıralarını yazmıştık birlikte de, adama emekli maaşı filan bağladılardı. Şimdi, diyorum ki Nâzım’a, dostumdur Mahmut Nedim Bey, gideriz bir akşam onlara, yer içeriz. Evi de müsait, senin aranacağın yer değil. Sonra efendim, sen yemeken kalktıktan sonra birden fenalaşıverirsin. Aman filan diyerek durumu idare ederiz, herhalde de zamanı gelene kadar orada kalırsın. Evet, idare ederler. Aklı yatıyor.
     Gidiyoruz da. Ev bizim eve yakın. Dediğimiz gibi oluyor ve Nâzım orada kalıyor. Bırakıp evime geliyorum.
     Sabah saatin üçü. Zır zır çalmaya başlıyor bizim zil. Bir bakıyorum, Mahmut Nedim Bey, pijamanın üstüne paltoyu çekmiş telâş içinde, koşup bana gelmiş, alın ne olur benim evimden o adamı der durur. Yahu ne oldu?
     Bizim Nâzım bir yatıyor, iki yatıyor, derken herhalde kendine yediremiyor ki tutup bütün olan biteni Mahmut Nedim Beye anlatıyor. Aldattık biz seni diyor. Haberim yok benim dedim adama, şimdi hemen gelir Nâzım’ı alırım oradan dedim. Gittim bizim eve getirdim.
     Anlatacağım, çocuksu bir tabiatı vardı işte. Durum vahim olsaydı, kim bilir neler olabilirdi.
      Oktay Bizer- Sonra ne oldu o tevkifat ?
     Naci Sadullah -Ne olacak… Gelip geçti, Nâzım’a da dokunmadılar. Kaybolmasının filan gereği kalmadı.
     Oktay Bizer -1938 Olayından söz etmiştiniz…
     Naci Sadullah -Evet. Benzer bir olay sayılabilir.  Sonuçları iyi gelmedi ama. Söylediğim telâş, söylediğim çocukluk yüzünden bu da. Mahkûmiyetinin sebebi gene kendisiydi bir bakıma.
     Ömer Deniz diye bir harbiyeli, okumaya yazmaya meraklı bir harbiyeli, arkadaşları da var, Nâzım’ı merak eder dururlarmış. Günün birinde, Nâzım’ı bir sinemada buluyor. Nâzım o sıralarda film çevreleriyle münasebette. Dublaj filan yapıyor. Adam tutup sinemanın orta yerinde, hem de resmî elbisesiyle Nâzım’la’konuşmak istiyor. Ortam da garip. O anda sinemada sansür kurulu mu ne varmış, etraf polis molis… Terliyor Nâzım.
Çocuk da gidiyor, arkadaşlarına “Sizin Nâzım Hikmet dediğiniz ödleğin biri be, benimle konuşamadı bile” diyor. Böyle şeylerden anlayan bir arkadaşı, sanırım bizim A. Kadir, “yanlışlık sende, orada konuşmaz tabiî” diyor Ömer Deniz’e.
     O sırada Nâzım, gene şüpheyle anlattıydı durumu bana. Çocuğu polis sanmış. Şüphesini gidermeye çalışmıştım.
     Derken, Ömer Deniz evine gidiyor Nâzım’ın. Nâzım gene görüşmüyor. Çünkü şüphelenmiş bir kere. Hattâ öyle şüphelenmiş ki, polise telefon etmeye kalkıyor. Bana da söyledi. Tartıştık hattâ. Her zamanki gibi durumla hiç ilgilenmemesini söyledim ben. Razı olmuş da göründü. Ama telefon etmiş. Hattâ polis müdürlüğüne telefon etmiş. “Arkama şimdi de resmî elbiseli polisler takıyorsunuz, ben işimde gücümde bir adamım, böyle davalarla ilgim yok, bırakın artık peşimi” demiş. Adamın durumundan haberi maberi yok ama, uyanıklığına geliyor, o da tutup Harbiyeye telefon ediyor ve müracaattan söz ederek dikkatli olmalarını söylüyor. Sonrasını biliyorsunuz. Bir senaryo. Nâzım Hikmet hapse.
     Hani, komünistlikten de değil. Öyle olsa iyi. Tutturamıyorlar.
      Oktay Bizer- Neden? Kanunlarda yer almıyor mu?
      Naci Sadullah- Almıyor. O sıralar henüz yok adı sanı komünizmin Askerî Ceza Kanununda.
Sonraki yıllar kondu. Enteresan bir olaydır… Nâzım’ın komünist olduğuna dair tanıklık etmem gerekmişti.
Komünistlik maddesi sonradan kanuna eklenmiş. Beş yıl da hapis koymuşlar müeyyide olarak. Nâzım’ı orduyu isyana teşvikten hapsettilerdi ya, bakıyoruz Nâzım yedi buçuk yıldır hapiste, komünistlikten girmiş olsa, beş yıl yatacak, iki buçuk yıl fazladan bile yatmış. İstida verildi gereken mahkemeye. Durum hani bir ölçüde düzeltilmi olacaktı düşünülen gerçekleşse. Evet, Nâzım “beni orduyu isyana teşvikten değil, komünistlikten yargılamanız gerekirdi” diyor. Durum garip suçsuz yere delilsiz melilsiz atmışlar içeriye, Nâzım çürüyor. Hiç değil yedi buçuk yılla kurtulsa.
     Gerçekten mahkeme durumu inceliyor. Ben de tanık olarak mahkemeye çıktım. “Bu adamın komünist olduğuna tanıklık ediyor musun?” … “Elbette, Kendisini yakından tanırım. Komünisttir.” … “Hani delilin?” … “Valla işte, kendisiyle sık sık görüşürdük, bana söylerdi.” … “Öyle delil olur mu?” diyor hâkim, “ben öyle şey anlamam, defol dışarı!”
Böyle işte. Kimi zaman öyle kimi zaman böyle! İşlerine geldiği gibi yorumluyorlar her şeyi akan sular duruyor! Bir zaman da Nâzım’ı övmekten mahkeme açmış ve hüküm giydirmişlerdi bana. Orada da Nâzım’ı övmenin aynı zamanda komünizmi övmek olduğu ileri sürülmüştü!
      Oktay Bizer- Sonuç? Temyiz?
      Naci Sadullah- Beraat!
      Oktay Bizer- Başkaca bir söyleyeceğiniz var mı?
      Naci Sadullah-Evet, özellikleri üstünde durma meselesi demiştiniz. Aslında Nâzım’ın umumiyetle her yanı üzerinde duruldu da, bence eksik duruldu, kimi zaman yanlış duruldu.
     Aklıma gelmişken ilgi çekici bir hatıramı anlatayım; Nâzım, her şey bir yana davasına samimî adamdı, yeri geldiğinde müthiş cesurdu da, onurluydu. Hapse girişinin onuncu yılında Bursa’ya gitmiştim. Bizi rahat görüştürüyorlardı. Meselâ bir savcı Hayrettin Bey vardı. Müslüman, beş vakit namazında bir adam ama yobazlıkla ilgisi yok, efendi biri. Onunla görüşmüştüm, Nâzım’ın dosyasını gördü. “Cinayet!” dedi, “onun yirmi dört saat hapiste tutulması bile cinayet!”. Sonra hapisaneye telefon etti. Gittim görüştüm Nâzım’la. Dönüyorum, fizik profesörü Salih Murat Bey ile  karşılaştım. O da Nâzım’a gidecekmiş, gelmemi istedi. Tekrar gittim. Hapisane müdürlüğünde oturduk. Ben zaten daha önce çok konuşmuşum Nâzım’la, onlar anlatıyor ben dinliyorum. Salih Murat Bey Nâzım’a pek iyimser olmayan bir ifadeyle hitap ediyor. “Senin de hatan yok değil Nâzım” diyor, “bak genç yaşında buradasın, yılların geçiyor”. Nâzım’ın üzüleceğini veya cevap vermeyeceğini sandım ben. Baktım, hayır. “Yanıldın Salih Murat” diyor Nâzım, “bak şimdi oturmuşuz şurada, deminden beri konuşuyoruz. Burada. Eğer şu yıl bu imkân doğmuş durumdaysa, biz burada boşuna yatmış değiliz!”
     O hapiste, biz dışardayız. Biz karamsarca laf ediyoruz ona, o iyimser de, bize de iyimserlik tavsiye ediyor. Sağlam kişiliğinin belirtisi.

Türkiye Defteri
Haziran 1974

Fotoğraf : NTV 

     Oktay Bizer- Nâzım Hikmet’le nasıl tanıştınız ?
     Naci Sadullah- Nâzım’ı dövmek istiyordum. Gittim de. O sıralar “Resimli Ay” dergisinde çalışıyordu…
     Oktay Bizer- Dövmeye mi? Neden?
    Naci Sadullah- Evet, 1927 mi, 28 mi ne… O yıllar henüz benim tandansım teşekkül etmiş değil, edebiyat zevkim de eski mi eski. O divan şairlerini filan seviyorum, Fuzulî, Bakî, Nef’î filan benim büyük isimlerim. Zaten kızıyorum da Nâzım’a. Çünkü, o sıralar merak edip sordumdu da bana göstere göstere “trrrum trrrum trak tiki tak”lı şiirini gösterdilerdi. Tabiî beğenmedim.
     Oktay Bizer- Son yıllarda da Nâzım’ın şairliğini yermek için çok kulanmak istediler o şiiri.
    Naci Sadullah -Neyse… Ona kızmamın asıl nedeni başka. Bir yakınım Süreyya Paşa’nın akrabasıyla evliydi. Bir üzüntümüz oluyor, o sıralarda da Nâzım’ın Süreyya Paşa’yı yerden yere vuran şiirlerini okuyorum ve bayağı tepem atıyor. Zaten dedim ya, edebiyat zevkim de eski. Üstelik biliyor musunuz bilmem, Nâzım Hikmet’in dedesi eski usul şiirler yazarmış, hattâ ünlü güfteler de var. Meselâ şu, “Neşveler var dide –mestanede” mısralı olan. Nâzım Paşa’ya torununun yazdığı şiirleri gösteriyorlar, okuyor. Küplere biniyor. Nâzım geldiğinde “bu şiirler senin mi?” deyip Nâzım’ı karşısından kovuyor. O konuya gelelim, teessürle “Resimli Ay”a gittim. Hani canına okuyacağım.

     Yazıhaneye girdim. Baktım orada oturuyor. Şöyle bir süzer süzmez hızım kesiliverdi. İntibam değişiverdi. Canayakın, efendi halli, sempatik bir adam. İnsan onunla ancak oturur bir çift lâf eder. “Efendim buyrun” dedi, anlattım. “Ben seni dövmeye geldiydim buraya” dedim. “O kadar istiyorsanız dövebilirsiniz, sonra da konuşalım” dedi Nâzım.
     “Bırakın canım dövmeyi mövmeyi” diyerek meseleyi anlattım ona. O da bana anlatı tabiî tatlı tatlı. Nâzım’ın babası bir zaman Süreyya Sineması’nın müdürüymüş. İşine titiz bir adammış. Günün birinde ağır bir hastalığa yakalanıyor. Derken efendim, Süreyya Paşa eline hesap çetelesini alıp gelmiş, ölüm döşeğindeymiş adam, “baktım hesaba kitaba, peş papel açık var” demiş, ölüm döşeğindeki adama. Buna kızıyor Nâzım ve o yüzden yazıyor şiiri.
     O günden sonra gitgide ilerledi arkadaşlığımız.
     Oktay Bizer- Bilindiğine göre, siz Nâzım Hikmet’in en yakın dostlarındandınız. Şimdiye kadar Nâzım üzerine birçok yazı, inceleme, anı, eleştiri yazıldı. Bütün bu çeşitli çalışmalara karşılık, onun hâlâ ihmal edilen bir yanı, üstünde hiç durulmamış bir özelliği ya da özellikleri var mıdır? Bunlar hangileridir?
    Naci Sadullah- Genel bir izlenimimi anlatayım… Nâzım Hikmet’in yüzünde renkler dişi, çizgiler  erkekti. Pembe beyaz bir yüz, mavi gözler. Fakat, keskin bakışlar, kendine has bir çene. Bir tarafıyla da, bazı taraflarıyla da çocuktur âdeta Nâzım. Sanki, ihtilâlci rolüne çıkmış bir çocuk.
     Enteresan bir hatıram vardır. 1935’lerde, Ankara’da garip bir tevkifat oluyor.
     Oktay Bizer- Nâzım Hikmet de tevkif mi ediliyor bu tevkifatta?
     Naci Sadullah- Hayır da, bu tevkifatın yol açtığı bazı olaylar, Nâzım’ın belli durumlarda nasıl tepki gösterdiğine işaret.
Mesele şu: Bir yedeksubay, her neredense eline bir beyanname geçirmiş. Sol bir beyanname. O sıralar bu tür eyleme önem veriliyor. Akşam yatacak, beyannameyi kendi kaputunun cebine koyacağı yerde tutup yanlışlıkla başka birininn kaputu cebine koymuş. Durum ortaya çıkmış. Birkaç kişi tevkif edilmiş. Nâzım duyuyor. Bana geldi. “Sende saklanacağım arkadaş” dedi. Dur yahu! Ne var? Ne oluyor, hele anlat bakalım! “Bu iş dönüp dolaşıp bana dokunacak arkadaş” deyip duruyor…
     Oktay Bizer- Nitekim 1938’de benzeri bir olay olmadı mı?
     Naci Sadullah- Hayır o başka. Onda da Nâzım’ın telâşı ters rol oynadı. O başka, bu başka. Bakın anlatayım…
     Önce, bırak böyle şeylerden ürkmeyi, ne ilgisi var dedimse de yatıştıramadım. İlle sende saklanacağım Hattâ, bir yolunu bulup Türkiye’den bir zaman için ayrılmak istiyor. Yatıştıramadım bir türlü. Lâf dinlemiyor.
     Hattâ gittim, o sırada nasıl yapmalı bu işi? Bazı arkadaşlar var, hatırlayabildiklerim, Musolini Ahmet, Hüsam, Dede Ahmet, Halil diye biri daha. Onlar bir motor bulacaklar da kaçacak. Bir yandan da o zamana kadar kalabileceği yeri düşünüyorum. Diyorum ki, Nâzım seni arasalar bulamasalar, ilk gelecekleri yer benim eim gene. O Yüzden hani aramıyorlar ya, ararlarsa da seni hiç bulamayacakları bir yerde kalmalısın.
     Derken aklıma emekli paşa Mahmut Nedim Bey geliyor. Mahmut Nedim Bey dediğim adamcağız, son Osmanlı vali paşalarından. Hattâ, Yemen’in son Osmanlı valisi. Adamla temasım meşhur değil. Onun hatıralarını yazmıştık birlikte de, adama emekli maaşı filan bağladılardı. Şimdi, diyorum ki Nâzım’a, dostumdur Mahmut Nedim Bey, gideriz bir akşam onlara, yer içeriz. Evi de müsait, senin aranacağın yer değil. Sonra efendim, sen yemeken kalktıktan sonra birden fenalaşıverirsin. Aman filan diyerek durumu idare ederiz, herhalde de zamanı gelene kadar orada kalırsın. Evet, idare ederler. Aklı yatıyor.
     Gidiyoruz da. Ev bizim eve yakın. Dediğimiz gibi oluyor ve Nâzım orada kalıyor. Bırakıp evime geliyorum.
     Sabah saatin üçü. Zır zır çalmaya başlıyor bizim zil. Bir bakıyorum, Mahmut Nedim Bey, pijamanın üstüne paltoyu çekmiş telâş içinde, koşup bana gelmiş, alın ne olur benim evimden o adamı der durur. Yahu ne oldu?
     Bizim Nâzım bir yatıyor, iki yatıyor, derken herhalde kendine yediremiyor ki tutup bütün olan biteni Mahmut Nedim Beye anlatıyor. Aldattık biz seni diyor. Haberim yok benim dedim adama, şimdi hemen gelir Nâzım’ı alırım oradan dedim. Gittim bizim eve getirdim.
     Anlatacağım, çocuksu bir tabiatı vardı işte. Durum vahim olsaydı, kim bilir neler olabilirdi.
      Oktay Bizer- Sonra ne oldu o tevkifat ?
     Naci Sadullah -Ne olacak… Gelip geçti, Nâzım’a da dokunmadılar. Kaybolmasının filan gereği kalmadı.
     Oktay Bizer -1938 Olayından söz etmiştiniz…
     Naci Sadullah -Evet. Benzer bir olay sayılabilir.  Sonuçları iyi gelmedi ama. Söylediğim telâş, söylediğim çocukluk yüzünden bu da. Mahkûmiyetinin sebebi gene kendisiydi bir bakıma.
     Ömer Deniz diye bir harbiyeli, okumaya yazmaya meraklı bir harbiyeli, arkadaşları da var, Nâzım’ı merak eder dururlarmış. Günün birinde, Nâzım’ı bir sinemada buluyor. Nâzım o sıralarda film çevreleriyle münasebette. Dublaj filan yapıyor. Adam tutup sinemanın orta yerinde, hem de resmî elbisesiyle Nâzım’la’konuşmak istiyor. Ortam da garip. O anda sinemada sansür kurulu mu ne varmış, etraf polis molis… Terliyor Nâzım.
Çocuk da gidiyor, arkadaşlarına “Sizin Nâzım Hikmet dediğiniz ödleğin biri be, benimle konuşamadı bile” diyor. Böyle şeylerden anlayan bir arkadaşı, sanırım bizim A. Kadir, “yanlışlık sende, orada konuşmaz tabiî” diyor Ömer Deniz’e.
     O sırada Nâzım, gene şüpheyle anlattıydı durumu bana. Çocuğu polis sanmış. Şüphesini gidermeye çalışmıştım.
     Derken, Ömer Deniz evine gidiyor Nâzım’ın. Nâzım gene görüşmüyor. Çünkü şüphelenmiş bir kere. Hattâ öyle şüphelenmiş ki, polise telefon etmeye kalkıyor. Bana da söyledi. Tartıştık hattâ. Her zamanki gibi durumla hiç ilgilenmemesini söyledim ben. Razı olmuş da göründü. Ama telefon etmiş. Hattâ polis müdürlüğüne telefon etmiş. “Arkama şimdi de resmî elbiseli polisler takıyorsunuz, ben işimde gücümde bir adamım, böyle davalarla ilgim yok, bırakın artık peşimi” demiş. Adamın durumundan haberi maberi yok ama, uyanıklığına geliyor, o da tutup Harbiyeye telefon ediyor ve müracaattan söz ederek dikkatli olmalarını söylüyor. Sonrasını biliyorsunuz. Bir senaryo. Nâzım Hikmet hapse.
     Hani, komünistlikten de değil. Öyle olsa iyi. Tutturamıyorlar.
      Oktay Bizer- Neden? Kanunlarda yer almıyor mu?
      Naci Sadullah- Almıyor. O sıralar henüz yok adı sanı komünizmin Askerî Ceza Kanununda.
Sonraki yıllar kondu. Enteresan bir olaydır… Nâzım’ın komünist olduğuna dair tanıklık etmem gerekmişti.
Komünistlik maddesi sonradan kanuna eklenmiş. Beş yıl da hapis koymuşlar müeyyide olarak. Nâzım’ı orduyu isyana teşvikten hapsettilerdi ya, bakıyoruz Nâzım yedi buçuk yıldır hapiste, komünistlikten girmiş olsa, beş yıl yatacak, iki buçuk yıl fazladan bile yatmış. İstida verildi gereken mahkemeye. Durum hani bir ölçüde düzeltilmi olacaktı düşünülen gerçekleşse. Evet, Nâzım “beni orduyu isyana teşvikten değil, komünistlikten yargılamanız gerekirdi” diyor. Durum garip suçsuz yere delilsiz melilsiz atmışlar içeriye, Nâzım çürüyor. Hiç değil yedi buçuk yılla kurtulsa.
     Gerçekten mahkeme durumu inceliyor. Ben de tanık olarak mahkemeye çıktım. “Bu adamın komünist olduğuna tanıklık ediyor musun?” … “Elbette, Kendisini yakından tanırım. Komünisttir.” … “Hani delilin?” … “Valla işte, kendisiyle sık sık görüşürdük, bana söylerdi.” … “Öyle delil olur mu?” diyor hâkim, “ben öyle şey anlamam, defol dışarı!”
Böyle işte. Kimi zaman öyle kimi zaman böyle! İşlerine geldiği gibi yorumluyorlar her şeyi akan sular duruyor! Bir zaman da Nâzım’ı övmekten mahkeme açmış ve hüküm giydirmişlerdi bana. Orada da Nâzım’ı övmenin aynı zamanda komünizmi övmek olduğu ileri sürülmüştü!
      Oktay Bizer- Sonuç? Temyiz?
      Naci Sadullah- Beraat!
      Oktay Bizer- Başkaca bir söyleyeceğiniz var mı?
      Naci Sadullah-Evet, özellikleri üstünde durma meselesi demiştiniz. Aslında Nâzım’ın umumiyetle her yanı üzerinde duruldu da, bence eksik duruldu, kimi zaman yanlış duruldu.
     Aklıma gelmişken ilgi çekici bir hatıramı anlatayım; Nâzım, her şey bir yana davasına samimî adamdı, yeri geldiğinde müthiş cesurdu da, onurluydu. Hapse girişinin onuncu yılında Bursa’ya gitmiştim. Bizi rahat görüştürüyorlardı. Meselâ bir savcı Hayrettin Bey vardı. Müslüman, beş vakit namazında bir adam ama yobazlıkla ilgisi yok, efendi biri. Onunla görüşmüştüm, Nâzım’ın dosyasını gördü. “Cinayet!” dedi, “onun yirmi dört saat hapiste tutulması bile cinayet!”. Sonra hapisaneye telefon etti. Gittim görüştüm Nâzım’la. Dönüyorum, fizik profesörü Salih Murat Bey ile  karşılaştım. O da Nâzım’a gidecekmiş, gelmemi istedi. Tekrar gittim. Hapisane müdürlüğünde oturduk. Ben zaten daha önce çok konuşmuşum Nâzım’la, onlar anlatıyor ben dinliyorum. Salih Murat Bey Nâzım’a pek iyimser olmayan bir ifadeyle hitap ediyor. “Senin de hatan yok değil Nâzım” diyor, “bak genç yaşında buradasın, yılların geçiyor”. Nâzım’ın üzüleceğini veya cevap vermeyeceğini sandım ben. Baktım, hayır. “Yanıldın Salih Murat” diyor Nâzım, “bak şimdi oturmuşuz şurada, deminden beri konuşuyoruz. Burada. Eğer şu yıl bu imkân doğmuş durumdaysa, biz burada boşuna yatmış değiliz!”
     O hapiste, biz dışardayız. Biz karamsarca laf ediyoruz ona, o iyimser de, bize de iyimserlik tavsiye ediyor. Sağlam kişiliğinin belirtisi.

Türkiye Defteri
Haziran 1974

Fotoğraf : NTV