Yazıcılığın Yirminci Senesinde (Sait Faik)

Sait Faik

     Kişi kendi kendisini tartabilseydi şu edebiyat ve gazetecilik alanında kaç kişi kalırdı?.. Yirmi senedir yazı yazarım; iyi kötü. Ne beni överlerse yutarım, ne de söverlerse fazla yüksünürüm.
     Hem bana kalırsa yazıcılık işinde, insanın yazıları pek ahım şahım olmasa da zararı yok pek. Elverir ki, namuslu olalım: Kalemimizi ne devlete, ne patrona, ne de hattâ millete (demagoji yapmayı, efkârı umumiye denilen mikrobu kastederek söylüyorum) satalım. Dahası var. En korktuğumuz mahlûk olan münekkide, hattâ okuyucuya bile beğendirmek gayesiyle yazı yazmadığıma göre kendimi yazıcı saymakta hakkım var mıydı, bilmem ki? Bir yerde lazım oldu da mesleğimi sordular. Doğrusu epey çekinerek, ama gururla “yazıcı” dedim. Mesleğimi bir kâğıdın meslek hanesine kaydedeceklerdi. Benden yazıcılığımı ispat edecek bir vesika istediler. “Efendim, birkaç hikâye kitabım var” diyecek oldum. Bunların vesika mahiyetinde şeyler olmadığını anlamakta gecikmedim.
     Vaktiyle bir yerde hikâyeler yazar, röportajlar yapardım. Röportajlarıma on, hikâyelerime beş papel alırdım. Valide sağ olsun, evde babadan kalmalarla ocağı tüttürüp, aşı kotarıyor. Söylediğim yerden de haftada beş on papel alıyor, kahveye çıkabiliyor, hayatımdan hoşnut geçinip gidiyordum.
     Bu yazılarımın çıktığı yere başvurmam ayıp mı idi? “Şu Sait Faik denilen bay, bize tanesi beş liraya hikâye, on liraya röportaj yapar. Enayinin biridir, tasdik ederiz” diye bir kâğıtcık lütfetselerdi işim olmuştu. Vermediler beyim. Vermediler kardeşim. “Biz kâğıt veremeyiz, isterlerse o daireden telefon edip sorsunlar, şifahen söyleriz” dediler. Aman! Zaman! mı diyecektim? Diyemiyorum körolası! Aldım garip başımı oradan. Bastım gittim Gülhane Parkına. Orada aklıma geldi. Ben bir zamanlar bir kurulda üye idim. Aidatımı geciktirdiğim için bir mektupla müracaat etmişler. Aylık borçlarımı ödediğim takdirde yine üyeleri arasında bulunmamla şeref duyacaklarını da yazmışlardı. Ben de utanmış, yirmi beş lirayı valdeden ödememesine ödünç almış, borçlarımı vermiştim. Herhalde yine o kurulun üyesi sayılırdım. Mademki borcumu ödemiştim, değil mi ya? Bu cemiyetin bir resmî kâğıdı ise benim değil yazıcı olduğumu isbat etmek, elime kalem bile sürmesem kâinata aksini yutturabilecek salâhiyette idi.
     Benden paraları ödediğime dair verdikleri makbunu getirmemi söylediler. Evi tartak martak getirdim. Makbuzu buldum, götürdüm. Yine bir dalgasına getirdiler. Yazıcı olduğumu bir türlü söyleyemediler. Elleri varmadı benim yazıcılığımı tasdik etmeye.
     İşte o günden beri ben yazıcı, sahiden bir yazıcı olduğumu anladım da onun için yazı yazamıyorum.
     Çünkü bugünün yazıcısının üzerine büyük bir sorum yüklenmiştir. Bu sorum yalnız ve yalnız doğru görüp doğruyu yazmaktır. Kimsenin hatırı, keyfi için yazı yazmadım ama kendi keyfim için çok cümlem var. Yazılarımdan bunları da attığım gün, yine ‘Yeditepe’ye yazarım. Şimdilik bana izin…
     Ha!.. O resmî kâğıttaki meslek haneme “yok” yazdılar. Türkçesi pek o kadar canımı sıkmadı, (sebebi var). Ama bir de bu kâğıdın Fransızca kısmı vardı. Oraya da bir ‘sans professiyon’ oturttular ki, kan beynime çıkıyor (sebebini anlatmak uzun sürer, hem lüzumsuz).
     Hikâyeyi anlattığım arkadaşlar katıla katıla gülüyorlar. Ben de ne halt edeyim, onlara uyuyorum. Beraberce gülüşüyoruz.
     Ama şimdi ben, kim bana ne iş yaparsın derse göğsümü kabartarak yazıcıyım diyorum. Eskiden utanır, kekeler, kendimin de pek şüpheli bulduğum bir “muharririm” derdim. Ne enayi imişim yahu! Yazıcı olmasam muhakkak bu iki yerden de şatafatlı birer kâğıt alırdım. Çünkü her iki yerde de eline kalem sürmemişler, sürüp de en azından para kazanmak gayesi gütmemişler bir tane yok.
    Bereket ‘Yeditepe’ para vermiyor yazıcısına şimdilik. Şu yazıma en azından beş papel isterdim. Beş papeli alınca da acaba zavallı Hüsam’ı ne diye kandırdım, bu yazı beş papel eder miydi? diye içimi yerdim.

Sait Faik
(Yeditepe 15 Mayıs 1950)


Not: Fotoğraf ve yazı, Yeditepe Dergisi’nin, 1 Haziran 1954 yılında, Sait Faik’in vefatının ardından yayımlanmış olan 62. sayısından alıntılanmıştır.
Ayrıca bakınız: http://evvel.org/ilgi/sait-faik

     Kişi kendi kendisini tartabilseydi şu edebiyat ve gazetecilik alanında kaç kişi kalırdı?.. Yirmi senedir yazı yazarım; iyi kötü. Ne beni överlerse yutarım, ne de söverlerse fazla yüksünürüm.
     Hem bana kalırsa yazıcılık işinde, insanın yazıları pek ahım şahım olmasa da zararı yok pek. Elverir ki, namuslu olalım: Kalemimizi ne devlete, ne patrona, ne de hattâ millete (demagoji yapmayı, efkârı umumiye denilen mikrobu kastederek söylüyorum) satalım. Dahası var. En korktuğumuz mahlûk olan münekkide, hattâ okuyucuya bile beğendirmek gayesiyle yazı yazmadığıma göre kendimi yazıcı saymakta hakkım var mıydı, bilmem ki? Bir yerde lazım oldu da mesleğimi sordular. Doğrusu epey çekinerek, ama gururla “yazıcı” dedim. Mesleğimi bir kâğıdın meslek hanesine kaydedeceklerdi. Benden yazıcılığımı ispat edecek bir vesika istediler. “Efendim, birkaç hikâye kitabım var” diyecek oldum. Bunların vesika mahiyetinde şeyler olmadığını anlamakta gecikmedim.
     Vaktiyle bir yerde hikâyeler yazar, röportajlar yapardım. Röportajlarıma on, hikâyelerime beş papel alırdım. Valide sağ olsun, evde babadan kalmalarla ocağı tüttürüp, aşı kotarıyor. Söylediğim yerden de haftada beş on papel alıyor, kahveye çıkabiliyor, hayatımdan hoşnut geçinip gidiyordum.
     Bu yazılarımın çıktığı yere başvurmam ayıp mı idi? “Şu Sait Faik denilen bay, bize tanesi beş liraya hikâye, on liraya röportaj yapar. Enayinin biridir, tasdik ederiz” diye bir kâğıtcık lütfetselerdi işim olmuştu. Vermediler beyim. Vermediler kardeşim. “Biz kâğıt veremeyiz, isterlerse o daireden telefon edip sorsunlar, şifahen söyleriz” dediler. Aman! Zaman! mı diyecektim? Diyemiyorum körolası! Aldım garip başımı oradan. Bastım gittim Gülhane Parkına. Orada aklıma geldi. Ben bir zamanlar bir kurulda üye idim. Aidatımı geciktirdiğim için bir mektupla müracaat etmişler. Aylık borçlarımı ödediğim takdirde yine üyeleri arasında bulunmamla şeref duyacaklarını da yazmışlardı. Ben de utanmış, yirmi beş lirayı valdeden ödememesine ödünç almış, borçlarımı vermiştim. Herhalde yine o kurulun üyesi sayılırdım. Mademki borcumu ödemiştim, değil mi ya? Bu cemiyetin bir resmî kâğıdı ise benim değil yazıcı olduğumu isbat etmek, elime kalem bile sürmesem kâinata aksini yutturabilecek salâhiyette idi.
     Benden paraları ödediğime dair verdikleri makbunu getirmemi söylediler. Evi tartak martak getirdim. Makbuzu buldum, götürdüm. Yine bir dalgasına getirdiler. Yazıcı olduğumu bir türlü söyleyemediler. Elleri varmadı benim yazıcılığımı tasdik etmeye.
     İşte o günden beri ben yazıcı, sahiden bir yazıcı olduğumu anladım da onun için yazı yazamıyorum.
     Çünkü bugünün yazıcısının üzerine büyük bir sorum yüklenmiştir. Bu sorum yalnız ve yalnız doğru görüp doğruyu yazmaktır. Kimsenin hatırı, keyfi için yazı yazmadım ama kendi keyfim için çok cümlem var. Yazılarımdan bunları da attığım gün, yine ‘Yeditepe’ye yazarım. Şimdilik bana izin…
     Ha!.. O resmî kâğıttaki meslek haneme “yok” yazdılar. Türkçesi pek o kadar canımı sıkmadı, (sebebi var). Ama bir de bu kâğıdın Fransızca kısmı vardı. Oraya da bir ‘sans professiyon’ oturttular ki, kan beynime çıkıyor (sebebini anlatmak uzun sürer, hem lüzumsuz).
     Hikâyeyi anlattığım arkadaşlar katıla katıla gülüyorlar. Ben de ne halt edeyim, onlara uyuyorum. Beraberce gülüşüyoruz.
     Ama şimdi ben, kim bana ne iş yaparsın derse göğsümü kabartarak yazıcıyım diyorum. Eskiden utanır, kekeler, kendimin de pek şüpheli bulduğum bir “muharririm” derdim. Ne enayi imişim yahu! Yazıcı olmasam muhakkak bu iki yerden de şatafatlı birer kâğıt alırdım. Çünkü her iki yerde de eline kalem sürmemişler, sürüp de en azından para kazanmak gayesi gütmemişler bir tane yok.
    Bereket ‘Yeditepe’ para vermiyor yazıcısına şimdilik. Şu yazıma en azından beş papel isterdim. Beş papeli alınca da acaba zavallı Hüsam’ı ne diye kandırdım, bu yazı beş papel eder miydi? diye içimi yerdim.

Sait Faik
(Yeditepe 15 Mayıs 1950)


Not: Fotoğraf ve yazı, Yeditepe Dergisi’nin, 1 Haziran 1954 yılında, Sait Faik’in vefatının ardından yayımlanmış olan 62. sayısından alıntılanmıştır.
Ayrıca bakınız: http://evvel.org/ilgi/sait-faik